5 Mayıs 2015 Salı

Virginia Woolf

Bazı yastıklar vardır 'raf çaktırıp, o rafa tablo gibi yerleştirmeliyim' dedirtir, o kadar güzel ve anlamlıdır ama çok değillerdir. Nadiren rastlarsınız etrafınızda. İşte öyle bir yastık bana hediye olarak geldi dün. Bugünlerde paralel okuduğum üç ayrı kitap var elimde. Bunlardan birisi Virginia Woolf'a ait bir kitap. Woolf, hemen hiç kadın yazarı olmayan bir dönemde İngiltere'de kadın yazar olarak sivrilmiş, hayatı trajedilerle dolu olan, sonunda da ceplerine taş doldurup göle atlayarak intihar etmiş bir yazar. (Ne kadar ilginç değil mi? Ölmek için seçilmiş böylesine çocuksu bir yöntem duydunuz mu daha önce?) Bana gelen yastıkta da, muhteşem ötesi ve tamamen el emeği bir Virginia Woolf işlemesi var ve bu işleme öyle güzel yapılmış ki, fotoğrafı ile yan yana koysanız, aynısı diyorsunuz.

Bu muhteşem yastığı, taa Mardin Ömerli'den işleyip bana gönderen Bezz Design Songül Hanım'a ne kadar teşekkür etsem az. Kendisindeki yeteneğe ve seçmiş olduğu fikrin orjinalliğine hayran olduğumu ifade etmeliyim. Tam benim evimin ruhuna özgü bir şey. İster eviniz için, ister hediyelik olarak tercih edebilirsiniz. Ürünlerini instagramda bezzdesign hesabından inceleyebilirsiniz. Herşeyin fabrikasyon olduğu ve aynı şeylerin evlere tıka basa dolduğu bugünlerde farklılaşmak ve özgünleşmek için güzel bir seçim. Zaten Songül Hn yastığa Woolf'un çok güzel bir sözünü işlemiş. Herkese hayat felsefesi olması gereken bir söz: 'No need to hurry, no need to sparkie, no need to be anybody but oneself.' 'Aceleye gerek yok, telaşlanmaya gerek yok, başkası olmaya çalışmak gereksiz, sadece kendiniz olun' Kendilerine tek bir kere bahşedilmiş hayatlarını başkası olmaya çalışarak, telaşla, panikle ve acımasızca tüketenler için damla damla akıtılmış bir söz değil mi sizce de?  Bu güzel seçim için çok teşekkür ederim Songül Hanım.

Ve ben bu aralar yazmaya doyamıyorum :) Bakalım sırada ne var :) Sevgiler herkese.

Nedir bu hamağın olayı :)

Bu hamak denen şey nasıl bir şey? :) Sadece görüntüsünün bile insana yaydığı pozitiflik başlı başına bir olay, çok kendine has. Hamak demek; tatil, dinlenme, kafa dinleme, huzur bulma demek. İnsana çağrıştırdığı şeyler çok güzel. Bundan yola çıkarak bu yazıda sizden ufak bir ricada bulunmak istiyorum.  

Eminönü'ne bir yolunuz düştüğünde bu hamaklardan alın. Ben bunu 25 TL'ye aldım. Bu versiyonda ağaç askısı görevi görecek ipi yoktu, evdekini kullandım ölçüye göre. Alırken ya asma iplisini almanız, ya da ayrıca sağlam bir ip almanız gerekiyor. Dikkat etmeniz gereken tek şey bu. Ahşapçı-sepetçilerin olduğu sokaklarda var.

Sonra aldığınız hamağı, balkon veya terasınızda uygun bir köşe varsa oraya asın. Yoksa, hava durumuna da bakıp en yakın hafta sonuna bir piknik günü belirleyin ve pikniğe gittiğiniz yerde önce hamağınızı kurun. 

Ondan sonra atın kendinizi üstüne.  Size %100 dinlenme ve hatta mutluluk sarhoşluğu garantisi veriyorum :)

 Ben bunu alalı 1 belki 2 ay oldu. Her akşam, her hafta sonu kapışma var önünde, sonra sırayla diğerini sallama, bazen de akşam şekerlemeleri :) Bol hamaklı günler :) 

4 Mayıs 2015 Pazartesi

İyi hal

Bu muhteşem fotoyu dün çektim. Dün koşmaya çıkarken hava çok güzeldi. Ne sıcak, ne soğuk...
Açık havada koşuyorsanız iki önemli konu var: birincisi, havanın uygunluğu, ikincisi de midenin durumu. Havanın aşırı sıcak veya soğuk olmaması gerekiyor. Sıcak yorgun düşürür, soğuk ise insanın nefesini keser. Bunun için mevsimin hava durumuna göre koşu saatlerini iyi ayarlamak gerekiyor. Midenin durumundan kasıt ise açlık-tokluk durumu. Kendinize yapacağınız en büyük kötülük tok bir karna koşmaya çalışmak olur ki zaten koşamazsınız. Son yemeğin üzerinden en az 3 saat geçmiş olması gerekiyor ama 5-6 saati de aşmamalı (benim vücuduma göre tabi bunlar) 3 saatten kısa süre sizi ağırlaştırır, 5 saatten fazlası ise güçsüz düşürebilir. Ama bunlar gözünüzü hiç korkutmasın. Günlük rutininizi spora göre ayarlayacak kadar işin içine girdiğiniz zaman siz farkına varmadan da bunlara ayak uydurur hale geliyorsunuz. Neyse efendim, nerede kalmıştık? Dünkü koşumun yaklaşık 4,5. km'sinde hafif hafif yağmur çiselemeye başladı. Hedefim 10 km olduğu için bırakmak istemedim. Ölçümlerimi takip ettiğim ve müziğimi dinlediğim telefonumu saracak bir kılıf bulduktan sonraki (koşu güzergahım üzerindeki minik poşet direkleri sağ olsun) yaklaşık 5,5 km'yi yağmur altında koşarak 10 km'yi tamamladım. Nasıl güzel bir histi. Baştan aşağı sırılsıklam oldum, evet, ama spor başlı başına büyük bir özgürlük hissi, bunu yağmur altında yapmak da bu hissi ikiye katlayan bir faktörmüş. Daha şiddetli bir yağmur olsaydı mümkün olmazdı belki ama hafif çiseleme ayrı bir keyif kattı işin içine. Yağmurdan zaten neden kaçar ki insan, onunla doya doya ıslanmak varken :)

10 km'yi tamamlayınca bu sefer bisiklete atlayıp bir 10 km'de bisiklet üzerinde turladım. Bisiklette en uzun mesafem 22 km ama öncesinde veya sonrasında farklı bir spor aktivitem olmamıştı. Dün 10'ar km ile hem koşu hem de bisikleti tamamlayınca, bir de 20 tur havuz yapıp, triatlonculuk potansiyelimi mi ölçsem diye düşünmedim değil ama bebeklerimin eve gelme vakti geldiği için orada bırakmam gerekti ama bunu da deneyeceğim. :))

Ben bu yazıyı, herkesi kendine en uygun olan bir spor aktivitesine başlamaya davet ederek bitirmek istiyorum. Bu işe bir kere başlarsanız, size maddi manevi katacağı her şeyden çok memnun kalacaksınız. Belki ayrı bir yazımda da maddi manevi getirilerinden bahsederim. Ben birazdan İstanbul ve yakın bölgelerin maraton takvimlerine bakıp uygun bulduklarımı seçeceğim :) Çok heyecanlı bu iş...  Şimdilik iyi haftalar herkese.  

Evim Dergi Mayıs sayısını aldınız mı?

Evim Dergi Mayıs sayısını aldınız mı? Ben geçtiğimiz hafta sonu dergime kavuştum :) 210-223. sayfalar arasına bizim evimiz konuk oldu bu sayıda. Emek verdiğin, her bir detayı ile bizzat ilgilendiğin, kendini kattığın, yaşamını geçirdiğin biricik yuvanı bir anlatıcının yazısından okumak, bir usta fotoğrafçının objektifinden seyretmek çok keyifli. Oldukça uzun yer verilmesi ayrı mutluluk oldu. Baskıdan önce soft kopyasını görmüştüm ama sayfaları çevirmenin keyfi başka. Emeği geçen herkese buradan da teşekkür ediyorum. İyi haftalar herkese.

30 Nisan 2015 Perşembe

Heybeliada Luz Cafe

Tam baharlık bir keşif yaptık bugün. Hani bazen bazı yerler bulursunuzda, kendinizi de bulursunuz oralarda, işte öyle bir yer buldum kendi adıma :) Aslında bu mekanın ruh eşine bir otel formunda geçen yaz Kalkan'da denk gelmiş, büyük bir heyecanla size burada yazmıştım. Bu minik mekan ise aynı ambiyansın cafe versiyonu. Eğer bir gün, bugün bizim yaptığımız gibi, Heybeliada'nın huzur dolu sokaklarında kaybolmak, sümbül ve gül kokuları arasında dolaşıp biraz ada havası almak isterseniz Cafe Luz'a mutlaka uğrayın. Retro ayaklı sandalyeleri, pötikareli örtüleri ve beyaz ferforje sandalyeleri ilk etapta dikkatinizi çekecek eminim ki ama asıl güzellikler içerde.

İçerdeki birçok şey 70'lerden kalma. Zaman o yıllarda durmuş sanki.

 Büfe bölümü çok cici. Sıra sıra kavanozlar, teneke kutular, çook eski yıllardan tanıdık gelecek.
 
Ortamda bir fiskos masası ve o masanın üzerinde böyle bir dantel varsa iş bitmiştir zaten. Böyle bir şey gördüğüm anda aklıma canım güzel annemin 30'lu yaşları, benim çocukluğum, kardeşimin kıpkıvırcık saçlı bebekliği otomatikman geliyor zaten.

Aslında yazacak çok şey var bu gece.. ve benim de çok yazasım var ne mutlu ki... ama kalanlar özele yazılacak. Bu minik yazıyı bitirmeden önce... Herhangi bir film, klip, belgesel (veya ne bileyim işte yayınlanmak üzere çekilmiş neler varsa) tek birinde oynamanız istense, hangisinde oynamak (veya kendisiniz olmak) isterseniz diye sorulsaydı, ne cevap verirdiniz? Benim için bu sorunun tek bir cevabı var... Tek bir seçim şansım olsaydı eğer, İstanbul'la nişanlı bir kızı anlatan bu şarkıda ben yer almak isterdim. Nasıl güzel bir şarkı, nasıl güzel bir klip, sanki her şey tam olması gerektiği gibi. Şu anda bu yazıyı yazarken de bana eşlik ediyor. Aşağıda şarkının ve klipte oynayan kızın hikayesini de kısaca okuyabilirsiniz.

Brazzaville'in (Şarkıyı söyleyen grup)  ilk İstanbul konseri için grup İstanbul'a geldiğinde David Brown (Solist) Özgecan'la tanışmış (Klipte oynayan kız). David'in anlattığına göre Özgecan, Almanya'ya okumaya gidecekmiş, David kendisine "Artık bir daha geri dönmezsin herhalde." demiş.  Özgecan da, kendisinin Boğaziçi ile nişanlı olduğunu söylemiş, çünkü yıllar önce bir boğaz seferi sırasında nereye giderse gitsin sonunda hep İstanbul'a geri dönme dileğiyle yüzüğünü Boğaz'ın sularına attığını ve Boğaziçi ile böylece nişanlanmış olduğunu söylemiş. David de bu öyküyü şarkı haline getirirse Özge'den klipte oynama sözü almış ve şarkı kaydedildikten sonra David'in tekrar İstanbul'a yolu düştüğünde şarkının klibini çekmişler :) Ne kadar güzel bir gerçek hikaye değil mi? Hele de şarkının, yüzüğünü Boğaza atan ve İstanbul'la nişanlı bir kızın hikayesini anlattığını düşünürsek. Özgecan'la çok büyük bir ortak noktamız var :)

Sıradaki atölyemiz 23 Mayısta


Baharın en güzel günlerinden birinde, eğlenceli bir atölyede bir araya gelmeye ne dersiniz? Ben iple çekiyorum açıkçası. Sıradaki atölyemiz 23 Mayıs Cumartesi günü 13:00-16:00 arasında defter, kutu ve kağıt çanta yapımı üzerine olacak. Mekan yine Handizayn hobi atölyesi. Merak ettiklerinizi cafecraftistanbul@gmail.com adresinden bana sorabilirsiniz. Sevgiler...

28 Nisan 2015 Salı

Özlediğim İstanbul

Bu yazı yüksek dozda özlem duygusu altında kaleme alınmıştır. Japonlar'da 'Paris sendromu' diye bir hastalık var. Kafalarında Paris imgesini o kadar büyütürlermiş ki, günün birinde gittiklerinde hayal kırıklığı yaşayıp geçici depresyona girerlermiş. İlk duyduğumda çok şaşırmıştım. Son dönemde düşünüyorum da bence İstanbul'un yaşayanları, yani İstanbullular için de 'İstanbul sendromu' diye bir hastalık olmalı. İstanbul'da yaşayan, şehrine aşık ama şehriyle bütünleşemeyen insanların yaşadığı duygusal boşluk için böyle bir tanımlama uygun olur bence. Bizim şehrimizin bir eşi var mı? Bence yok. Buna gönülden inananlardanım ama gelin görün ki, nazı kaprisi de çoktur İstanbul'un. Her an dipsiz bir kuyusuna düşebilirsin. Ben şahsen 'Kaç kaç' psikolojisi ile yaşıyorum bu şehirde. 'Trafikten, kalabalıktan, kuyruklardan kaç' Üniversitede ayda 1 veya 2 pazar günü belirleyip çantamı sırtıma atar, sabahın 07:00'sinde yollara düşer ve her seferinde bir başka semtini yürüyerek keşfederdim. Farklı mekanlar, farklı insanlar ama hepsinde aynı olan büyüleyici atmosfere doyamazdım. Pierre Loti'den Haliç'i seyrederken mutluluktan ağladığım anları biliyorum. Ama şimdilerde çok uzak kaldığımı hissediyorum ve bunun eksikliğini de hissediyorum. Zaten kötü olan, eksik olanın eksikliğini artık hissetmemek değil midir? Bu duygulara böyle nereden daldın derseniz, İstanbul Life'in sayfalarını karıştırırken ve şehrin ne kadar muhteşem bir şehir olduğunu hatırlarken içime doldu bu his. Zaten biliyordum bunu, hissediyordum ama birden bedene bürünüp önüme dikildi sanki. Bugünden tezi yok, özlediğim yerlere atacağım kendimi. Belki birkaçını yazarım buradan. Sevgiyle kalın.