13 Temmuz 2017 Perşembe

Londra Haziran 2017

2
Geçen hafta yolum Londra'ya düştü. Aslında bu yazıda Londra'da ilk kez deneyimlediğim bir şeyden bahsedeceğim ama yolculuğuma eşlik eden bu güzel kitap da kayıtlara girsin istedim.
Salı günü uçaktan inip Londra saati ile 16:00 civarı valizi odaya attığım gibi en yakın metro istasyonunda buldum kendimi. Sonraki 2 tam gün toplantıda olacağım için tek boş saatim o birkaç saatti ve o birkaç saat için seçimim yaptım. (Londra'ya yolu düşmüşlere sorum şu: bu dimdik metro merdivenlerinin başında size de yükseklik korkumsu bir şey oluyor mu?)
İstikamet? İstikamet tabii ki WIMBLEDON oldu. O gün, bu hafta da devam etmekte olan Wimbledon tenis turnuvasının 2. günüydü. Öyle bir kuyruğun ucuna girdim ki sıra geleceğinden hiç umudum yoktu. Zaten biletim olmadığı için biletli kortlarda maç izleyemeyecektim ama yine de
turnuva alanının atmosferini yaşamak istedim.

14bin küsürlük sıramı gösteren 'kuyruk kartımı' aldıktan sonra epey bir bekleyişin ardından tahmin edin ne oldu? :)
 Sıra bana da geldi ve içeri girebildim. Burası aile olarak bizim için bir mabet adeta.
Bütün mekan sadeliği ile şaşırttı beni. Nedense daha şaşaalı bir ortam bekliyordum. Ne de olsa doğu dünyasına aitiz biz. Dış görünüşte cila (içerik olmasa da) bir parıltı şakırtı şangırtı ararız. Ama burası Wimbledon. Dünya tenisinin tapınağı. Ve ait olduğu yer Doğu dünyası değil, Batı dünyası. Dolayısı ile her şey olması gerektiği gibiydi.
Tek kadınlar şampiyonluk tablosu
Ve burası da beleş tepe :) Sağ olsunlar, benim gibi son dk biletsiz gidenleri de düşünmüşler. Bu arada biletsiz dediysem de, sadece bu sosyal alana girmek için dahi bedel ödemeniz gerekiyor tabii ki.
 Bu minik mütevazi sokak üzerinde yürüyerek ulaşıyorsunuz Wimbledon'a. Sadelik, sevimlilik ve betonsuzluğun dayanılmaz çekiciliği.
Bir de şunu merak ediyorum. Bu Londra nasıl çökmüyor. Şehrin altı metrolar için tamamen oyulmuş, boşaltılmış durumda. Onca neme rağmen nasıl sapasağlam ayakta? Tek noktadan geçen 6 ayrı hat var mesela. Bu da 6 ayrı kat demek. Benim aklım almıyor gerçekten.

Londra ofisimizin organizasyonuyla Thames üzerinde güzel bir tekne turuna katıldık. Gece Londra'yı Thames'dan izlemek de çok keyifliymiş.
Her gidişimde uğradığım, uğramak için imkan yarattığım minik bistrom Savoir Faire. Dışardan ne kadar sade ise sınırlı menüsünün lezzetinde o kadar iddialı. 

Bu da dönüş kitabım. Okuduğum ilk Puşkin eseri. Çok beğendim.
Ve dönüş, perşembeyi cumaya bağlayan gece sabaha karşı 03:00 suları. Bir uyur bir uyanık vaziyette :) Gözümü araladığım bir an manzara çok hoşuma gitti.

16 Haziran 2017 Cuma

28 Mayıs 17:43'e geri ışınlandım

Tam olarak 28 Mayıs 17:43. Anons İtalya hava sahası üzerinde olduğumuzu duyuruyor. Bir pazar akşamı. Barcelona'dan dönüyoruz. Manzaram buydu. O kadar hoşuma gitti ki size de göstermek için çekmiştim. Koyu lacivertten açık bebe maviye dönüşen gökyüzü, yumuk pamuk bulutlar ve uçak camının dış yüzeyinde oluşmuş buz zerreleri. Dans eden minik buzcuklar. Bu akşam imkanım olsa iyi bir filme giderdim sanırım. Tam bir film akşamı. Herkese mutlu cumalar ve huzurlu mutlu hafta sonları.

29 Mayıs 2017 Pazartesi

Gaudi'yi alsak, senden geriye ne kalır eyyy Barselona?! :)

-Barselona mı??? Harika!!! Bayılacaksınız!
Barselona'ya gideceğimizi söylediğimiz hemen herkesten aldığımız tepki buydu ve dedikleri gibi de oldu. Çok farklı bir şehirmiş Barselona. Bu farkı nasıl anlatacağımı tam bilmiyorum. Bir deneyelim bakalım.

Bir kere şehirde YER GÖK GAUDİ!! Gezip gördükten sonra şimdi daha iyi anlıyorum. Gaudi'nin eserlerini çıkarırsanız geriye ne kalır? Ne kalacağı gerçekten tartışılır. Çok zengin bir dedeniz olduğunu farz edin. Öylesine büyük varlık sahibi ki, ölümüyle birlikte kırk yedi sülalenizi sittin sene (argo bir ifade olduysa pardon) ihya edecek gelir bırakıyor. İşte o dede Gaudi ise şanslı torun  Barselona'lılardır. Çok şehir gezdim, çok müze kuyruğu bekledim ama diyebilirim ki Gaudi eserleri ile önündeki kuyruk ve giriş ücretinin yüksekliği açısından pek azı yarışabilir. 
Üstelik Gaudi hayatı boyunca yerilmiş, eleştirilmiş, küçümsenmiş. Yaptığı işler yerden yere vurulmuş. (Hiçbir yeteneği olmayan 'sıradanlar', dünyaya gelmiş yetenekli insanların başındaki en büyük ceza değil midir zaten her zaman) Delilikle suçlanmış. Günümüz algısından eser yokmuş tabii ki. Barselona'ya gitmeden önce muhtemelen abartılmış bir durumla karşılaşacağımı düşünüyordum ama günümüzde ona duyulan hayranlığın çok yerinde olduğuna inanıyorum artık. Gerçek bir dâhiymiş Gaudi. İnsanlar onun eserlerini kutsal mabet gezer gibi geziyorlar. Bu fotoğrafta Casa Battlo'nun içinden dışarıda bekleşenleri görüyorsunuz.
 İnteraktif guide'lar hem anlatıyor, hem de mekanı o dönemin dekorasyonu ile gözlemleyebilme imkanı sunuyor ki bu yönteme ba.yıl.dım.
Bu yazıda size 'Barselona'da gezilecek yerler listesi yapmayacağım, bu içerikte hazırlanmış çok güzel yazılar var ama Casa Batllo'yu yazmadan geçemem. Soluğum kesildi. Büyülendim.
Olur da yolunuz düşer, olur da 5 saatlik kuyruk denk gelir... Ne olursa olsun. Barselona'ya gidip de bu binaya girmeden lütfen dönmeyin. (Diğer her şeyi pas geçmeniz bile gerekse) Kendi sanatında hiçbir sınırı olmayan bir adamın cesareti ve hayal gününün eşsiz meyvesi bence. Denizin içinde, dev bir deniz canlısının yanında veya (belki midesinde) onunla yüzdüğünüzü hayal edeceksiniz.
 Barselona çanı olsun senin adın.
 Mayısta böyleyse temmuz ağustosu düşünemiyorum.  
 Kendi çapımda ben de bir sanatçı sayılırım :)    
   Sadelik her yerde ön planda.
 Görselde sadelik ama anlam ve içerikte göz kamaştırıcı bir çeşitlilik ve albeni.
Sangriasız olur mu hiç.
Peki Barselona'ya dair benim önerilerim neler? Tabii ki bol bol Tapas ve Sangria, Tapas için adres 'Ciutat Comtal' ama yer bekleme, sıra gelme, bir masa edinip saadet dolu dakikalar geçirme konusunda şimdiden bol şans dilerim. Yemek için vereceğim ikinci adres ise (Tapas'a alternatif menüsüyle) 'Bar Lobo' ve son olarak konaklama için ise 'Catalonia Magdalenes' Adres Avrupa ise otellerde su bile ücretlidir ama bu otel sınırsız ve çok lezzetli snack ikramları ile bizi şaşırtan bir ev sahipliği gösterdi. Özleyeceğiz seni Barselona :)

22 Mayıs 2017 Pazartesi

Mayıs ve Miniso

Mayısı artık kıştan sayacağız herhalde. Neredeyse sonuna geldik ama havalar hala soğuk ve güneşe hasretimiz iyiden iyiye arttı. 3 günlük 19 Mayıs tatili de neredeyse güneşi göremeden gitti. Geçtiğimiz 3 gün sırtımı güneşe dayayıp gözlerimi kapamak, kuşları dinlemek gibi bir idealim vardı halbuki.
 Fotolar açık havaya kendimi atabildiğim kısacık birkaç saate ait.
 Donmuyorsak buna da şükür :) (Malum 2 hafta önce dolu yağmıştı)
 Allah'tan dergilerimiz kitaplarımız var.
Geçen hafta cuma günü yolum Maltepe AVM'ye düştü. Miniso adında Japon menşeili bir mağaza açılmış. Çok tatlı şeyler vardı ve kapış kapış gidiyordu :) Bu minnoş örtüyü de oradan aldım ve çok sevdim. 4-5 mağazası varmış İstanbul'da, denk gelirse uğrayın. Bu vesileyle, iyi haftalar diliyorum herkese. Selam ve sevgiler.

16 Mayıs 2017 Salı

Bak yavaş yavaş

Hayatımız hız. Koşturmaca. Kendimizi bile duyamadığımız, etrafımızı göremediğimiz bir tuhaf akış içindeyiz. Geçen akşam bir yazı okudum Flow Dergi'de ve paylaşmak istedim. Yavaş bakmanın önemini anlatıyordu. İçinde bulunduğumuz hızdan dolayı en yüzeyseli deneyimlediğimizi, bir tık ötesine geçemediğimizi, dolayısı ile tecrübelerimizin en sığ noktada kaldığını, derinleşemediğini anlatıyordu yazı. Yeni bir kavram değil mutlaka ama unuttuğumuz bir kavram olduğu kesin.

Dergi diyor ki, bir daha bir müzeye gittiğinizde tüm alanı gezmeyin, bir veya birkaç eser veya bölüm seçin ve o seçtiğinize odaklanın. Onu uzun uzun seyredin. O ilk bakışınızda fark edemediğiniz sayısız detay göreceksiniz diyor. Ne kadar doğru. Çok güzel bir yemek örneğinden yola çıkacak olursak, o yemeği ne kadar hızlı ve döke saça yersek o kadar bir şey anlamıyoruz ama ağır ağır, tadına vara vara, uzun uzun çiğneye çiğneye yediğimizde hem lezzetine doyulmuyor, hem sağlığımıza iyi geliyor.

Bakmak da benzer bir şey işte...

Bir deney yapalım mı? Mesela bu resim. Ona şöyle bir bakınca gördüklerim ile azıcık daha uzun bakınca gördüklerim arasında birçok fark var. Siz bu yazıyı açınca resmi şöyle bir gördünüz. Şimdi biraz daha uzun bakın bakalım neler göreceksiniz.

Mesela bu resimde esen bir rüzgar var. Mevsim bahar; bir serin, bir sıcak yapıyor. 2 ayrı çift, bir de yalnız bayan var. Yalnız bayanın tek gözü şaşı. Çiftlerden birinin iki çocuğu var. Yeni doğmuş bir bebek var annesinin kucağında. Bir kadın alışverişe, bir adam tamirata gidiyor. Minik çocuğun ayakkabıları eskimiş. Küçük yeşil çanta takıldığı koldan koldan düştü düşecek. Sağ taraf zenginliği temsil ederken (Erkeğin papyonu, fötr şapkası - ve o elindeki para kesesi mi acaba- ile kadının kemeriyle uyumlu mini çantası), orta ve sol taraf ise yoksulluğu ve geçim sıkıntısını temsil ediyor. Öyle ki birinin ayakkabıları bile yok ama hepsi aynı durakta, aynı otobüsü veya tramvayı bekliyorlar.

Ben bu yazının söylediğini dikkate almaya (en azından gayret göstermeye) karar verdim. Sadece müzeler için değil, hayatımın tüm alanları içinde yapacağım bunu. Başarabildiğim ölçüde de duyusal olarak zenginleşeceğimden ve deneyimlerimden daha çok tatmin olacağımdan eminim.

Görsel buradan alınmıştır.

Mojito aşkına

Böyle bir lezzet olabileeeer mi? Olabilemezzz! Mojito'yu hep severdim ama kendim yapmaya başladıktan sonra iyice müptelası oldum. En güzel yaz içeceği. Mojito yapmak, içmek, misafirlerime ikram etmek ayrı bir ritüel oldu benim için. Geçen yaz öğrendim. İlk denemelerim tutmadı ama denedikçe daha iyi oldu ve şimdi diyebilirim ki son derece iddialıyımmm :)
Meraklıları için kendi tarifimi ekliyorum ama unutmayın ki mojito çok kalorili bir içecektir ve esmer de olsa şeker içerir. Ben hiçbir şekilde şeker tüketmediğim için (meyvelerden aldıklarımızı saymazsak) mojitodaki şeker bana lüks kaçmıyor ama hassasiyeti olan dikkat etmeli. Yapar, sever ve sık sık içerseniz kilolar füze olur gider, benden söylemesi :)

Malzemeler - 1 bardak için:
Rom (Tercihen Bacardi)
Lime limon (Sarı limonu hiç denemeyin bile)
7-8 yaprak taze nane
2 tatlı kaşığı esmer toz şeker (Aynı not burada da geçerli, beyaz şeker kullanmayınız lütfen)
Soda
Kırılmış buz (Ben mikserde kırdırıyorum)
Tokmak (Ahşap ürünler satan bir yerden almıştım, şöyle bir şey)

Yapılışı:
-Yarım lime limonu 5 parçaya ayırıyoruz.
-Fotoğraftakine benzer bir bardak içine, 4 parça lime limon, 6-7 yaprak nane ve 2 tatlı kaşığı esmer şeker atıp tokmak yardımı ile hafifçe ezip şeker, limon suyu ve nane aromasının birbirine karışmasını sağlıyoruz.
-Üzerine tepeleme kırık buz dolduruyoruz.
-3 parmak boşluk kalana kadar rom koyuyoruz.
-Bardakta boş kalan kısma soda ekliyoruz.
-En sonunda, kalan tek dilim limon ile 1-2 dilim nane yaprağını üstten ekleyip güzelce karıştırıyoruz.

Bir de şu noktalar var:
-İlk başta tokmakla ezerken limon ve naneyi fazla öldürmüyoruz. Amaç hafifçe ezmek ve aromaların birbirine karışmasını sağlamak. Yumuşak yumuşak :)
-Pipet şart ve varsa birkaç kokteyl süsleme aksesuarını da ekleyebilirsiniz.
-Buz kırıcı makinalar var ama ben evde kalabalık olmasın diye almadım. Mikser bu iş için yeterli oluyor.
-Aynı anda birçok kişiye hazırlayacak olursanız ne buz kalıplarınız ne de buzlarınız yeterli gelmeyecek. Bunu şöyle çözdüm. Koroplastın güzel bir buz poşeti ürünü var. Ondan bolca aldım. Suyla doldurup donduruyorum. Hem buzlukta çok az yer kaplıyor hem de güzel bir stok oluyor.
-Bu tarifi deneyecek olursanız kendi damak tadınıza göre revizyonlar yapabilirsiniz. Daha tatlı sevenler şekerini, acı sevenler lime limonunu arttırabilir mesela. Tercihinize göre romu da artırıp azaltabilirsiniz.
Hadi afiyet olsun o zaman.
Bu arada, öncelikli tercihim her zaman mojito olsa da bir de karpuzlu kokteylim var.
Onu da başka bir yazıda anlatacağım. Kocaman selam ve sevgiler herkese.

11 Mayıs 2017 Perşembe

Tasarım Tomtom Sokak'ta - 2

Dün akşam iş çıkışı bir önceki yazımda size duyurduğum 'Tasarım Tomtom Sokak'ta etkinliği için Çukurcuma'ya gittim. Merakla bekliyordum. Beklediğime ve vakit ayırıp gittiğime değdi. Çok sıra dışı, gerçekten 'tasarım', çeşitli zevklere hitap eden irili ufaklı çok sayıda stand var. Burada göreceğiniz fotolar hiçbir şey ifade etmiyor, farkındayım. Stand sahipleri fotoğraf konusunda çok istekli olmayabilirler düşüncesinin de etkisiyle, foto telaşına düşmeden, sakin sakin gezdim, gözlerimi doyurdum. Çok beğendim. Bu etkinlik 11, 12, 13 ve 14 Mayıs günleri devam edecek.

 Bu köşeyi komple eve götürebilirim :)
Kitap düşkünleri için damga/stamp tasarımı yapan www.kitaplarımicin.com standı. 3 yıl önce kitabım 'Kağıttan'ı yazarken tırnaklarımla kazıyarak buluyordum bu malzemeleri. Şimdi artık organizasyonlarda standlarıyla yer alıyorlar :) Ne kadar mutluluk verici bir gelişme. Markanın kurucusu/sahibi ve eşiyle tanıştım. Kendi kitap sürecimi ve diğer deneyimlerimi anlattım. Allah'ım, kafamda bu konularla ilgili o kadar çok fikir var ki. Belki bir gün ben de imkan bulabilirim kafamdakileri hayata geçirmek için. (Amin)

Ana giriş. Etkinliğin bir bölümü bu şekilde kapalı alan içinde, bir bölümse açık havada, sokak üzerinde.
Yolum düşmüşken hemen yakınlardaki Müz'e de uğramayı ihmal etmedim tabii ki. Nasıl güzel bir yer burası. Amsterdam'dayım sanki :) Umuyorum güzel iş yapıyordur ve yıllarca büyüyerek devam eder burası ve buna benzer diğer butik dükkanlar.
'Topla götür' köşesi
Ben kalp Müz :)
Haydi bakalım. Tembellik yok, siz de gidin görün :)
Selam ve sevgiler.