22 Mayıs 2017 Pazartesi

Mayıs ve Miniso

Mayısı artık kıştan sayacağız herhalde. Neredeyse sonuna geldik ama havalar hala soğuk ve güneşe hasretimiz iyiden iyiye arttı. 3 günlük 19 Mayıs tatili de neredeyse güneşi göremeden gitti. Geçtiğimiz 3 gün sırtımı güneşe dayayıp gözlerimi kapamak, kuşları dinlemek gibi bir idealim vardı halbuki.
 Fotolar açık havaya kendimi atabildiğim kısacık birkaç saate ait.
 Donmuyorsak buna da şükür :) (Malum 2 hafta önce dolu yağmıştı)
 Allah'tan dergilerimiz kitaplarımız var.
Geçen hafta cuma günü yolum Maltepe AVM'ye düştü. Miniso adında Japon menşeili bir mağaza açılmış. Çok tatlı şeyler vardı ve kapış kapış gidiyordu :) Bu minnoş örtüyü de oradan aldım ve çok sevdim. 4-5 mağazası varmış İstanbul'da, denk gelirse uğrayın. Bu vesileyle, iyi haftalar diliyorum herkese. Selam ve sevgiler.

16 Mayıs 2017 Salı

Bak yavaş yavaş

Hayatımız hız. Koşturmaca. Kendimizi bile duyamadığımız, etrafımızı göremediğimiz bir tuhaf akış içindeyiz. Geçen akşam bir yazı okudum Flow Dergi'de ve paylaşmak istedim. Yavaş bakmanın önemini anlatıyordu. İçinde bulunduğumuz hızdan dolayı en yüzeyseli deneyimlediğimizi, bir tık ötesine geçemediğimizi, dolayısı ile tecrübelerimizin en sığ noktada kaldığını, derinleşemediğini anlatıyordu yazı. Yeni bir kavram değil mutlaka ama unuttuğumuz bir kavram olduğu kesin.

Dergi diyor ki, bir daha bir müzeye gittiğinizde tüm alanı gezmeyin, bir veya birkaç eser veya bölüm seçin ve o seçtiğinize odaklanın. Onu uzun uzun seyredin. O ilk bakışınızda fark edemediğiniz sayısız detay göreceksiniz diyor. Ne kadar doğru. Çok güzel bir yemek örneğinden yola çıkacak olursak, o yemeği ne kadar hızlı ve döke saça yersek o kadar bir şey anlamıyoruz ama ağır ağır, tadına vara vara, uzun uzun çiğneye çiğneye yediğimizde hem lezzetine doyulmuyor, hem sağlığımıza iyi geliyor.

Bakmak da benzer bir şey işte...

Bir deney yapalım mı? Mesela bu resim. Ona şöyle bir bakınca gördüklerim ile azıcık daha uzun bakınca gördüklerim arasında birçok fark var. Siz bu yazıyı açınca resmi şöyle bir gördünüz. Şimdi biraz daha uzun bakın bakalım neler göreceksiniz.

Mesela bu resimde esen bir rüzgar var. Mevsim bahar; bir serin, bir sıcak yapıyor. 2 ayrı çift, bir de yalnız bayan var. Yalnız bayanın tek gözü şaşı. Çiftlerden birinin iki çocuğu var. Yeni doğmuş bir bebek var annesinin kucağında. Bir kadın alışverişe, bir adam tamirata gidiyor. Minik çocuğun ayakkabıları eskimiş. Küçük yeşil çanta takıldığı koldan koldan düştü düşecek. Sağ taraf zenginliği temsil ederken (Erkeğin papyonu, fötr şapkası - ve o elindeki para kesesi mi acaba- ile kadının kemeriyle uyumlu mini çantası), orta ve sol taraf ise yoksulluğu ve geçim sıkıntısını temsil ediyor. Öyle ki birinin ayakkabıları bile yok ama hepsi aynı durakta, aynı otobüsü veya tramvayı bekliyorlar.

Ben bu yazının söylediğini dikkate almaya (en azından gayret göstermeye) karar verdim. Sadece müzeler için değil, hayatımın tüm alanları içinde yapacağım bunu. Başarabildiğim ölçüde de duyusal olarak zenginleşeceğimden ve deneyimlerimden daha çok tatmin olacağımdan eminim.

Görsel buradan alınmıştır.

Mojito aşkına

Böyle bir lezzet olabileeeer mi? Olabilemezzz! Mojito'yu hep severdim ama kendim yapmaya başladıktan sonra iyice müptelası oldum. En güzel yaz içeceği. Mojito yapmak, içmek, misafirlerime ikram etmek ayrı bir ritüel oldu benim için. Geçen yaz öğrendim. İlk denemelerim tutmadı ama denedikçe daha iyi oldu ve şimdi diyebilirim ki son derece iddialıyımmm :)
Meraklıları için kendi tarifimi ekliyorum ama unutmayın ki mojito çok kalorili bir içecektir ve esmer de olsa şeker içerir. Ben hiçbir şekilde şeker tüketmediğim için (meyvelerden aldıklarımızı saymazsak) mojitodaki şeker bana lüks kaçmıyor ama hassasiyeti olan dikkat etmeli. Yapar, sever ve sık sık içerseniz kilolar füze olur gider, benden söylemesi :)

Malzemeler - 1 bardak için:
Rom (Tercihen Bacardi)
Lime limon (Sarı limonu hiç denemeyin bile)
7-8 yaprak taze nane
2 tatlı kaşığı esmer toz şeker (Aynı not burada da geçerli, beyaz şeker kullanmayınız lütfen)
Soda
Kırılmış buz (Ben mikserde kırdırıyorum)
Tokmak (Ahşap ürünler satan bir yerden almıştım, şöyle bir şey)

Yapılışı:
-Yarım lime limonu 5 parçaya ayırıyoruz.
-Fotoğraftakine benzer bir bardak içine, 4 parça lime limon, 6-7 yaprak nane ve 2 tatlı kaşığı esmer şeker atıp tokmak yardımı ile hafifçe ezip şeker, limon suyu ve nane aromasının birbirine karışmasını sağlıyoruz.
-Üzerine tepeleme kırık buz dolduruyoruz.
-3 parmak boşluk kalana kadar rom koyuyoruz.
-Bardakta boş kalan kısma soda ekliyoruz.
-En sonunda, kalan tek dilim limon ile 1-2 dilim nane yaprağını üstten ekleyip güzelce karıştırıyoruz.

Bir de şu noktalar var:
-İlk başta tokmakla ezerken limon ve naneyi fazla öldürmüyoruz. Amaç hafifçe ezmek ve aromaların birbirine karışmasını sağlamak. Yumuşak yumuşak :)
-Pipet şart ve varsa birkaç kokteyl süsleme aksesuarını da ekleyebilirsiniz.
-Buz kırıcı makinalar var ama ben evde kalabalık olmasın diye almadım. Mikser bu iş için yeterli oluyor.
-Aynı anda birçok kişiye hazırlayacak olursanız ne buz kalıplarınız ne de buzlarınız yeterli gelmeyecek. Bunu şöyle çözdüm. Koroplastın güzel bir buz poşeti ürünü var. Ondan bolca aldım. Suyla doldurup donduruyorum. Hem buzlukta çok az yer kaplıyor hem de güzel bir stok oluyor.
-Bu tarifi deneyecek olursanız kendi damak tadınıza göre revizyonlar yapabilirsiniz. Daha tatlı sevenler şekerini, acı sevenler lime limonunu arttırabilir mesela. Tercihinize göre romu da artırıp azaltabilirsiniz.
Hadi afiyet olsun o zaman.
Bu arada, öncelikli tercihim her zaman mojito olsa da bir de karpuzlu kokteylim var.
Onu da başka bir yazıda anlatacağım. Kocaman selam ve sevgiler herkese.

11 Mayıs 2017 Perşembe

Tasarım Tomtom Sokak'ta - 2

Dün akşam iş çıkışı bir önceki yazımda size duyurduğum 'Tasarım Tomtom Sokak'ta etkinliği için Çukurcuma'ya gittim. Merakla bekliyordum. Beklediğime ve vakit ayırıp gittiğime değdi. Çok sıra dışı, gerçekten 'tasarım', çeşitli zevklere hitap eden irili ufaklı çok sayıda stand var. Burada göreceğiniz fotolar hiçbir şey ifade etmiyor, farkındayım. Stand sahipleri fotoğraf konusunda çok istekli olmayabilirler düşüncesinin de etkisiyle, foto telaşına düşmeden, sakin sakin gezdim, gözlerimi doyurdum. Çok beğendim. Bu etkinlik 11, 12, 13 ve 14 Mayıs günleri devam edecek.

 Bu köşeyi komple eve götürebilirim :)
Kitap düşkünleri için damga/stamp tasarımı yapan www.kitaplarımicin.com standı. 3 yıl önce kitabım 'Kağıttan'ı yazarken tırnaklarımla kazıyarak buluyordum bu malzemeleri. Şimdi artık organizasyonlarda standlarıyla yer alıyorlar :) Ne kadar mutluluk verici bir gelişme. Markanın kurucusu/sahibi ve eşiyle tanıştım. Kendi kitap sürecimi ve diğer deneyimlerimi anlattım. Allah'ım, kafamda bu konularla ilgili o kadar çok fikir var ki. Belki bir gün ben de imkan bulabilirim kafamdakileri hayata geçirmek için. (Amin)

Ana giriş. Etkinliğin bir bölümü bu şekilde kapalı alan içinde, bir bölümse açık havada, sokak üzerinde.
Yolum düşmüşken hemen yakınlardaki Müz'e de uğramayı ihmal etmedim tabii ki. Nasıl güzel bir yer burası. Amsterdam'dayım sanki :) Umuyorum güzel iş yapıyordur ve yıllarca büyüyerek devam eder burası ve buna benzer diğer butik dükkanlar.
'Topla götür' köşesi
Ben kalp Müz :)
Haydi bakalım. Tembellik yok, siz de gidin görün :)
Selam ve sevgiler.

Tasarım Tomtom Sokak'ta - 1

 
Bilenler bilmeyenlere, duyanlar duymayanlara anlatsın.
'Tasarım Tomtom Sokak'ta etkinliği başladı. 11-12-13-14 Mayıs günleri devam edecek.
Ben duyurayım da günah benden gitsin :)
Kaçıranlar üzülecek.


Çukurcuma

Dev gibi bir şehirde yaşıyoruz. Ne kadar çok gezsek, ne kadar çok bildiğimizi iddia etsek de yan yana duran iki yabancı gibiyiz aslında bu şehirle. Bazen çok arzu ediyorum; şöyle 4-5 gün vaktim olsa ve başka hiçbir şey düşünmeden sabahtan akşama gezsem özlediğim bütün köşe bucaklarını. Bu sokak mesela; İstanbul'un en sevdiğim sokaklarından birisi. Üzerinde Masumiyet Müzesi'nin de bulunduğu Çukurcuma Sokağı. Bu sokak ve bu sokağa çıkan irili ufaklı diğer sokakçıklar üzerinde gez gez bitmeyecek eskiciler, antikacılar, cafe ve restaurantlar var. Roma'nın Trastevere'si gibi bir nebze. Şehrin bohem yüzü. Böyle bakınca ser verip sır vermiyor ama yolunuz bu taraflara düşerse keşifleriniz bitmeyecek. Uzaklardan Galata Kulesi'nin de kasketi görünüyor.

İşte bu sokak üzerinde, belki dikkatinizi bile çekmeyecek, yanındaki rengarenk mekana kıyasla silik görünen, dışardan görünüşü itibariyle menüsündeki lezzetler hakkında hiçbir ipucu vermeyen 'Cuma' Cafe var. Tek kelime ile bayılıyorum. O albenisiz hali ile çok cazip. Ne yemeliyiz derseniz, avokado ve mozzarellalı tostunu, bulgur salatasını veya Cuma burgerini önerebilirim. Aslında bir keresinde o bölgeyi, Masumiyet Müzesi hakkında yazdığım şu yazıda ufak da olsa anlatmıştım. Mayıs Haziran ayları için çook ideal gezi adresleri. Yolunuz düşerse beni de hatırlamayı unutmayın :)

 

3 Mayıs 2017 Çarşamba

Kapadokya'nın ardından

Çook özlemiştim. Uzun zamandır gidesim vardı. Önce, Kasım 2016'da bir geçti aklımızdan ama kar kış dedik, bahara erteledik. Geçen haftaki 2 günlük TEOG tatilini fırsat bilip, 3 günlük izin aldım. Önce kızımla İstanbul'da müzeler gezip tozduk bir güzel anne kız. Sonra da Cuma günü babamızın da işlerini bitirmesiyle Kapadokya'ya gittik. Nasıl büyülü, nasıl güzel bir yer. Dünyada eşi benzeri olmayan bir masallar ülkesi.

Aslında Kapadokya Mardin-Midyat-Savur üçlüsünü hatırlatıyor bana. Bilhassa da bu yapının da bulunduğu Uçhisar bölgesi.
Artık her yer kendine instagram noktaları yarattı. Bu nazar boncuklu ağaç da o amaca hizmet veriyor herhalde. Önünde foto çekilip instagrama koymayanı dövüyorlardı :) Dayağımı yedim ve ayrıldım oradan :)
 Hem Kapadokya adını hem de Peri bacası yakıştırmasını çok seviyorum. Tam kendi gibi.


Uygun bir yer bulduk mu adımızı yazmak genlerimizde var bizim. Okulda sıra, camide muşamba, antik eser duvarları, testi. Artık ne varsa önünüzde. Böyle olunca kendimizi tarihe geçtik, ihya olduk falan sanıyoruz galiba.


Önceki gidişlerimde denemediğim bir şey. Nasıl bir toz toprak içinde kaldığımızı anlatamam. Saçlarım hala keçe gibi. Arındıramadım.
 Bir yazar gelse, buraya otursa ve bu ikisine bir hikaye yazsa. Bulutların gökyüzüne en çok yakıştığı yer bence Kapadokya.  
Gidince üşüyeceğiz sanıyorduk, meğer İstanbul'a bir türlü gelemeyen yaz çoktan oralara gelmiş. Kavrulduk sıcaktan.





 Ve sonunda kavuştular :)

 Kapadokya'nın bence en güzel yeri: Zelve. Giderseniz Zelve'yi, bir de Avanos'daki Chez Galip'in saç müzesini görmeli, hikayesini dinlemelisiniz.


Aslında daha coşku dolu olabilirdi bu yazı ama son yıllarda gezilerimde duygu karması yaşıyorum. Olumlu hisler kadar olumsuzlar da etkisi altına alıyor beni. Buralara da yansıtıp canınızı sıksam mı emin değilim ama biz iflah olmaz, çok cahil bir milletiz.
İnsanımızın görgüsüzlüğü (yanındaki çocuğunun gözü önünde peri bacasına adını kazıyan anne mi ararsınız, böyle bir araziyi topuklu ayakkabıyla gezen mi, tuhaf ve abartılı hareketlerle etrafını rahatsız eden mi, instagrama koyacak bir resim uğruna etrafını ezen mi, tuvaletin içinde değil dışına eden mi, elinde çekirdek poşetiyle gezerken çekirdeğin kabuğunu etrafa atan mı, orangutanımsı ses ve hareketlerle turistik gezi yapan gençler mi?) turizm diye kurulmuş bu sistemin zavallılığı (tuvaletine girilmeyen restaurantlar, ille de her yeri sarmış et yemekleri, her yerdeki pislik, vurguncu zihniyet...) Daha neleri saysam bilmiyorum. Gidecek çook yolumuz var. Zihniyetin toptan değişmesi gerek. Ülke olarak her şeye sıfırdan başlamalıyız bence. İşte böyle, haydi kalın sağlıcakla.