Bu İstanbul nasıl bir şehir. Seviyorum sevmesine (ve hatta çok seviyorum elbette) ama insanın sabrını uzun uzun ince ince test ettiği zamanlar arkama bakmadan kaçmak istiyorum (ama kolay kolay elinden bırakmıyor öyle zamanlarda da tabii ki :)) Dün yine düştüm tuzağına. Normalde trafiğe kalmıyorum akşamları. Özellikle dikkat ediyorum buna çünkü İstanbul'un en amansız trafiğine sahip olan Şişli'den çıkış yapıyorum her akşam ve köprü geçiyorum. Dün günlük rutinim aksadı ve ofisten gecikmeli çıktım. Ve tahmin edin ne oldu. Eve varışım 3 SAATİ buldu!!

Normalde 3 saatte neler yapıyorum neler. İstanbul'dan Bursa'ya anacığımın kollarına gidiyorum mesela (2,5 saatte), 2 film seyredebiliyorum, kızımla baş başa sürüyle craft aktivitesi yapıyorum, İstanbul'daki evimin kapısı ile Antalya arasındaki mesafenin neredeyse yarısını kat ediyorum (Daha yeni denedim biliyorum, abartı yok), 30 km koşuyorum (Yani bi nevi ev-iş arasını koşarak gelebiliyorum). Hatta ve hatta evimden 5 dakikaya ulaşabildiğim Sabiha Gökçen'den mesela Gaziantep'e, mesela Amsterdam'a, mesela İtalya'ya gidebiliyorum :)) Böyle düşününce çok çılgınca geliyor değil mi :)

Ve işte bu nedenle dün eve vardığımda (gün geceye çalarken) terapi köşemi kurdum hemen. Hamağıma yerleştim. Kitaplarımı limonatamı aldım yanıma. Ömer Hayyam'ın rubailerini derleyen bu kitabını (geçen sene sanırım) okumuştum ama yeterince hissedememişim okurken. Amin Maalouf'un Semerkant eserini okuyunca öyle bir hayranlık yerleşti ki içime bir kez daha okumaya karar verdim. Ömer Hayyam'ı ve hayatını bilerek rubailerini okumak çok daha zenginleştirici bir deneyim bence. (Hayyam'a nereden geldik, ha evet! Üstteki fotodan) Konumuza geri dönecek olursak, işte böyle bir şehir bu İstanbul. Oyunu onun kurallarına göre oynadın oynadın, oynamayınca parmağında maymun eder :) Şükürler olsun ki böylesi durumlar çok nadir oluyor. Bu arada, bu bir şikayet yazısı değil. Biraz size laf atmak istediğim için, biraz da beraber gülelim diye yazdım. İnsanın hem işini hem evini çok sevmesi öyle büyük bir lütuf ki, bu ikisinin arasında arada trafiğe kalmış lafı bile edilmez. Hatta hayata karşı nankörlük olur. Şükürler olsun ki hiçbir zaman şikayet eden bir tabiatım olmadı.

Son bir fotoyla daha size bugünkü selamımı bitireyim. Bu da geçen pazar gününün bol kahveli, bol köpüklü, bol sohbetli ve bol sevdiklerimli bir anından. Hadi kalın sağlıcakla, hayat sizi sıkı sıkı kucaklasın ve tatlı tatlı öpsün yanaklarınızdan.